< ALIRSIN Bİ BLOG OLURSUN VANTROLOG - Blogcu





kimi nicin severiz?

Cogul sevgileri tekil ifade etmek yada tam tersi bana hep gülünc gelmistir..yapariz..ederiz..iz..yiz.vs..vvs

Sen Lenini sevsen noolur sevmesen noolur?Benim buralari yazmamdan sana ne? Sen mi belirliceksin neyi ne zaman nasil ve ne sebeple yazacagimi..haddini bilmeyi bilmek gerek!

Sokaklar ögreticidir ama ögrenebilene..o yollarda yürüyene..

lenin

Lenin başucumda

Çocukluğumda ve gençliğimde hep merak ederdim, genç kızların defterlerini kitaplarını kapladıkları posterler hep popüler, genç ve yakışıklı tipler oluyor? Medya aracılığıyla -deyim yerindeyse gözümüze soka soka- sürekli gündemde tutulan müzisyen, sinema sanatçısı, popüler kültüre mensup tipler niçin İDOL oluyor? Ya da ergenlik çağındaki erkek çocukların idolleri nasıl oluşuyor, niçin böyle bir şeye gereksinim duyuluyor diye…

Cevabı yıllar sonra antropolojik araştırmaları daha dikkatle gözden geçirirken buldum. Antropologların arkaik dönemden bu yana eldeki verileri sosyolojik, sosyo-psikolojik ve de tarihin seyri ile karşılaştırmalı olarak ele almaları sonucunda ilginç bir bilimsel keşif ortaya çıktı. Buna göre insanoğlu daha evriminin ilk aşamalarında bir "dayanışma davranışı" ve bunu destekleyecek başka önemli davranış biçimleri geliştirmişti. Bu destek davranış biçimlerinden bir tanesi de "örnek alma" davranışı idi.

Biliminsanlarının bu davranış biçimini açıklama biçimi, topluluk ya da bireyin herhangi bir eylemin gerçekleştirilmesinde öne çıkan ya da üstün özellikler sergileyen ya da toplum tarafından üstün özellikler sergiliyormuş gibi algılanan bireyin kollektif bilince "örnek" olarak yazıldığı ve de zamanla bu ilişkinin birey ya da toplumun örnek alınan birey ya da grupla özdeşleşmeye çalışma ve taklit davranışını doğurduğu şeklinde. Bu bir bakıma kitlelerin ya da bireylerin kimi zaman faşist diktatörlerin ya da dini önderlerin ya da "peşinden niçin gidildiğini anlamamızın çok zor olduğu" şahsiyetlerin takipçisi olması olgusunun bir ayağını açıklıyor.

Burada bu takip davranışının hangi kitle manipülasyon araçları ile gerçekleştirildiğini anlayabilmemiz için propaganda ve kitle psikolojisi konularına da kısa örneklemelerle değinmemiz yerinde olacaktır. Bu tür konuları emperyalist amaçları doğrultusunda kullanma uzmanı olmuş ABD'li psikologlar, bu deneylerde yine başı çekiyorlar.

En klasikleşmiş deneylerden birinde sözde 4 denek vardır. Ama aslında 3 kişi psikologlarla anlaşma halindeki oyunculardır. Deneklere hepsinin aynı anda aynı mekanda cevap verecekleri şekilde bir tanesi diğerlerinden oldukça kısa olan 3 çöp gösterilir, hangisinin en kısa olduğu sorulur, asıl denek dışındakiler yanlış cevap verir. Daha üçüncü soruya geçmeden asıl denek de diğerlerinin verdiği yanlış cevapları topluluğa uyarak onaylamaya başlamıştır ve bu durum hiç bozulmadan sorular bitene kadar devam eder.

Kitlelerin bu şekilde depolitize edilmesi, dezenforme edilmesi sadece son yüzyılın bir fenomeni değil elbette. Ama biz konuyu yine diyalektiğin ince ayarlı tartısına yatırıp bizim kendi örnek şahsiyetlerimiz temelinde ele alıp konuya bir de bu yönüyle bakalım istedik. Bu çerçevede hayatını, mücadelesini, yaşam tarzı ve kişisel özelliklerini inceledikçe yeniden ve yeniden içimize direnç, güzellik ve de gizli bir övünç veren Vladimir İlyiç Ulyanov LENİN'e bakmak istiyoruz.

Lenin
Lenin 22 Nisan 1870 yılında Simbirsk'de doğdu (Bu şehrin adı Lenin'in anısına daha önceleri Ulyanovsk yapılmış, şimdiki rejim tarafından yine Simbirsk'e çevrilmiştir). Lenin 1879 ve 1887 yılları arasında Simbirsk'te daha lise çağlarında Marksist yazıları okuyordu.1887 yılında erkek kardeşi Alexander, Çara karşı suikast düzenlemekten idam edildi. Birçok biyografide bu olayın Lenin'in devrimci mücadeleye katılmasında dönüm noktası olduğu vurgulansa da bize göre tarihin ilerleyiş tarzı tek sebeple açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Lenin 1887-1891 yılları arasında Samarra kentinde hukuk eğitimini tamamladı.1891-1893 yılları arasında yine Samarra'da avukatlık yaptı.1893 yılında devrimcilerle ve sosyaldemokratlarla aktif ilişkiye geçeceği St. Petersburg'a yerleşti. Martov'la (1873-1923 daha sonra Menşeviklerin lideri olmuştur) birlikte İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği'ni kurdular (bu birlik daha sonra Rus Sosyal-demokrat İşçi Partisi'nin kurulmasına öncülük etmiştir).

1895-1900 yılları arasında 2 yıl zindan, 3 yıl da Sibirya sürgünü cezası çekti. Bu sürgünde bile devrimci propaganda broşürleri hazırladı. 1900 yılında Batı Avrupa sürgününde "Iskra" (Kıvılcım) gazetesinin kuruluşuna katıldı ve devrimci parti konseptini tanımlayıp bu zamandan itibaren de Lenin takma adını kullanmaya başladı. 1903 yılında Londra'daki 2. Parti Kongresi'nde kendi parti anlayışını sert tartışmalara rağmen kabul ettirdi. Parti bu kongreden sonra Menşevikler ve Bolşevikler olarak ikiye bölündü. Menşeviklerin başında Martov vardı. 1905 yılında devrimci grev ve protestoların sürdüğü bir ortamda Rusya'ya geri döndü. Bu dönemde Çar'a karşı uzlaşmasız bir savaş politikası yürüttü ve bu geri çekilişten sonra tekrar sürgün yılları başladı. 1912 yılında Bolşevikleri Sosyal-demokratlardan devrimci anlayışı uygulamak üzere ayırdı ve parti gazetesi "Pravda"yı (Gerçek) çıkarıp Josef W. Stalin'i Merkez Komite'de görevlendirdi. 1914-1917 yıllarında İsviçre'de sürgündeydi. Bu dönemde Sol Sosyalistler'in savaş konferanslarında önerisi olan "savaşın iç-savaşa dönüştürülmesi" önerisini kabul ettiremedi.

Emperyalizm tanımlaması ile Batının endüstri devlet ve toplumlarını en kapsamlı ele alan Marksist materyalist teorinin geliştirilmesinde büyük rol oynadı ("Emperyalizm, Kapitalizmin Son Aşaması"). 1917 yılında Şubat Devrimi sırasında Rusya'ya geri döndü. "Nisan Tezleri" çalışması ile radikal devrim, barış sorunu, toprak reformu ve yeni hükümet önerilerini formüle etti. Bolşevik Temmuz Ayaklanması başarısız olunca Finlandiya'ya geçti. 9 Ekim günü Lenin gizlice Petrograd'a geldi ve ertesi günü Merkez Komitesi tarihi toplantısını yaptı. 10 Ekim günü toplanan Merkez Komitesi, 2 aleyhte (Zinovyev ve Kamenev ) oya karşılık 10 oyla (Lenin, Stalin, Troçki, Sverdlov, Uritski, Derjinski, Kollontay, Bubnov, Sokolnikov, Lomov) silahlı ayaklanmaya hazırlığa başlanılmasını ve bu iş için bir "komite"nin kurulmasına karar verdi. 7 Kasım 1917′de Lenin'in önderliğinde Bolşevikler iktidarı ele geçirdi. 8 Kasım 1917′de Halk Komiserleri Kurulu başkanlığına seçildi. Bolşevikler artık iktidardaydı. Bu süre içinde Brest-Litovsk Antlaşması yapıldı. 1918 yılında bir anti-marksistin saldırısında ağır yaralandı.1919 Komünist Enternasyonal'in (Komüntern) kurulması ile Lenin tüm komünist hareketlerin merkezileşmesi çağrısını yaptı. 1921 yılında kötüleşen ekonomik duruma karşı NEP (yeni ekonomi) dönemini başlattı.1922 iki beyin enfarktüsü (inme) geçirdi. Son anına kadar çalışmaya, yazmaya, fikir ve politika üretmeye çalıştı.1924 yılında öldü.

Şimdi buraya kadar aslında başlı başına onlarca romana konu olabilecek bir hayatı ve olaylar dizisini kuru bir ansiklopedi dili ile ele aldık. Ama bir de ayrıntılar var. Bu ayrıntılar Lenin'in yaşamında yanında bulunmuş insanların canlı tanıklıklarına dayanıyor. Onun ne kadar ilginç bir insan olduğunu kendi kişisel gerçeğinden ne kadar haberdar olduğunu, alçakgönüllü ve başta anlatmaya çalıştığımız örnek model olma vasıflarını ne kadar taşıdığını kanıtlar nitelikte. En son okuduğum "Çağdaşlarının Gözüyle Lenin" adlı kitapta anlatılan küçücük, tarihin bazen sadece özel kalmış belleklerinden damlayan bazı anekdotlar var ki, insan 'Keşke o anda orada ben de olsaydım' diyor.

Londra'da yazar Maxim Gorki'nin odasına girip yatağının üstünü eliyle kontrol eden Lenin'e Gorki ne olduğunu soruyor şaşırıp. Lenin "Çarşaflar nemli mi diye bakıyorum" diyor. Gorki yine anlamıyor ve Lenin dönüp, "Sağlığınıza çok dikkat etmelisiniz!" diyor. Capri'de İtalyan balıkçılardan olta ile balık tutmayı öğrenirken bir balıkçı "Cosi drin drin capishi?" (işte böyle tirt tirt anladın mı) diyor. Lenin balığı tutunca coşku ve neşeyle "Ahha! drin drin" diye bağırıyor. İtalyan balıkçılar ona "drin drin senyor" adını takıyorlar. Bir yoldaşını onun yatak çarşafları nemli mi değil mi diye kontrol edecek kadar önemseyen ve her türden insanla iletişim kurabilen bir önder!

Bütün anlatımlar çeşitli dönem ve çok farklı kişilerden derlenmiş. Clara Zetkin'den Lenin büstünü yapmış Clare Sheridan adlı heykeltraşa ya da İtalyan Komünist Partisi kurucularından Umberto Terracini 'ye kadar geniş bir yelpazeyi içeriyor. Ama bütün anıların ve ayrıntıların inanılmaz bir özelliği var. Hepsinde Lenin'in ne kadar sade, çalışmaya ne kadar önem veren, kendini hiç önemsemeyen, mütevazı, aynı zamanda da zehir gibi bir eleştirmen, volkan gibi enerjik bir önder olarak hafızalara kazınıyor.

Köylülerin evine gönderdiği besin maddelerini hastanelere gönderen, yıllarca aynı ceketi ama tertemiz olarak giyen bir devrimci ve devlet adamı! Bir burjuvanın hayal bile edemeyeceği insan güzelliği, bireyde vücut bulmuş devrimci tarz! 1921 yılında kendisi son derece bitkin ve hasta yatağındayken dahi Maksim Gorki'ye direnmemesi ve tedavi görmesi için; "Gidiniz iyice tedavi olunuz! Böyle kalın kafalı olmayınız, rica ederim" diye biten bir mektup yazıyor. Mektubun başında "Siz hem kan tükürüyor hem de gitmemekte direniyorsunuz! Fakat bu çok insafsız ve mantıkdışı bir davranış" diye yazması onun insanlarla, özellikle de devrime katkılarının artacağına inandığı insanların yaşamlarının en küçük ayrıntıları ile dahi ilgilendiğini ve dostluklarına ne kadar sadık olduğunu da gösteriyor.

Sadakat, sadelik, gerçekçilik, adalet arayışı, böbürlenmeyen ve son ana kadar çalışan üreten bir devrimci… Hele de bütün anılarda yine ortak özelliği disiplini. Hasta yatağında dahi doktorların çarşıdaki spekülatörlerde bulunabilecek ve alınması tedavisi için mutlak zorunlu olan yiyecek maddelerini halkı açken almayı reddeden bir önder. Hele de 1905 Moskova Ayaklanması'na katılmış ve 10 sene hiçbir şey yapmamış eski bir devrimciye gözlerinin içine bakarak iki kez ve adamı altüst ederek sorduğu bir soru var ki, tam da yazımı bitirebileceğim bir cümle: "Evet yoldaş ama bu devrim için ne yapıyorsunuz?"

şizofrenik

Şizofrenik çorap söküğü


Uyku tanrısı, Hypnos

Ülkemizin ve dünyamızın içinde bulunduğu olumsuzlukları birbirimize anlatmamız ya da kitlelere teşhir etmemiz gerekli ama bir o kadar da dikkat isteyen bir tutumdur. Olumsuzluklar temel alınarak örülen bir düşünsel çerçeve kadar, sadece olumlulukların ele alındığı, diyalektik yönü zayıf temellendirmeler de asıl ilgi alanımızı darlaştırıp kısırlaştırabilir. Böylesi bir girişten sonra Marksist bir dünya kavrayışına uyan önermelerle diyalektik ve tarihsel materyalizme düşünsel katkılar sunmak da mümkündü. Ama ben şizofreniyi tanımlamak istiyorum.

Şizofreni
Şizofreni, herhangi bir bireyin beyin kimyasallarındaki değişmeler ya da içinde bulunduğu durumu olduğundan farklı algılaması, gerçeklikle bağının kopması, kendi kişiliğine yabancılaşması, halüsinasyonlar görerek giderek bir sanrılar dünyası içine gömülmesi anlamına geliyor.

Bu semptomların yanı sıra sadece uzmanların ayırt edebileceği düşünce akışı bozuklukları ile bir arada görülmesi de olasıdır. Bilimadamları şizofrenide genetik faktörlerin çok ağırlıklı rol oynadığını, ama bu faktörlerin yanı sıra psiko-sosyal çevre etmenlerinin de karşılıklı etkileşimle hastalığın ortaya çıkmasına neden olabileceğini söylemektedirler. Aile, toplum, duygusal birliktelikler (sevgili, eş, arkadaş…)çevre faktörler arasında sayılabilir. Beyinde dopamin salgısı eksikliği parkinson hastalığına yol açtığı gibi bu salgıya müdahale edilerek şizofreni tedavisinde aşamalar kaydedilmiştir. Ama bizim Marksistler olarak dikkat etmemiz gereken husus (burada "ama bunun marksizmle ne bağlantısı var?" denildiğini duyar gibiyim! "İnsana ait olan hiçbir şey bize yabancı değildir!" - Marx), etmenlerin tek taraflı veya bir yönlü olamayacağı, birçok karmaşık ve çapraz etmenin bazen aynı anda, bazen de farklı yollarla farklı zamanlarda roller oynamış olabileceğidir. Ayrıca sinir hücreleri arasında iletişimi sağlayan nörotrasmiter sinir uçları bozuklukları da şizofreni konusunda bir ayrı sav.

Marksist yabancılaşma kavramı ile devam ederek illiyet zincirini tamamlayalım. Proleterin kendi çalışma saatleri ile olan ilişkisi, onun o saatler içerisinde emeği ile ürettiği ürüne yabancılaşarak hiçbir ilişkisinin kalmamasıdır. Yani kendi yarattığı kendisinin değildir, hatta bu yaratıyla ilişkisi çok sınırlıdır. Burada zorunlu emek kavramı önemlidir. Yani yaşamını sürdürebilmek için zorunlu olarak, emek harcamak durumundadır. (Yoksa kim güle oynaya kapitalistlere köleliğe giderdi?)

Bizim gerçekliğe (realite) yabancılaşmış, onunla ilişkisi kesilmiş ya da sakatlanmış şizofren tanımımızla örtüşen bir durum gibi! Yani proleter kendi zorunlu emeğinin ürününe yabancılaşarak gerçeklikle ve kendi kişiliği ile de bağında bir sakatlanmayla karşı karşıyadır.

Romalılar iş hayvanlarına instrumentum semi-vokale (yarı sesli araç), kölelere de instrumentum vocale (sesli araç) derlerdi. İşçinin bir çeşit enstrument haline geldiği günümüz kapitalizmi sosyal, toplumsal ve bireysel düzlemde yarattığı psiko-sosyolojik etki ile bir ''şizofreni hali'' yaratmaktadır. Sadece yabancılaşan enstrumentum vocale değil, aynı zamanda da onunla sosyal ilişkileri bulunan tüm katmanlar bu '' yapay sosyolojik şizofreni''den paylarını almakta ve tüm toplum egemenlerin çeşitli enstrümanları aracılığı ile (baskı-zor araçları; polis, gizli polis-asker…vs., basım-yayın organları, din kurumları, kültürel yapı…vs.) bu kontrollü yabancılaşma ve istemli-istemsiz şizofreni halinde tutulmaya çalışılmaktadır.

Yunan Mitolojisi'nde rüyaların tanrısı Morpheus'tur. Ve babası Hypnos da uyku tanrısıdır. Morpheus'un tanrısal sembolü afyondan elde edilen afyon haşhaşıdır. Ne ilginç! Sanki Yunan Mitolojisi hipnotize edilen yığınların düş tanrısı Morpheus'un eline düşmesini ve rüyalarının bile bu tanrının kontrolünde oluşunun ve üstüne sembol olarak haşhaşı seçerek kurduğu üçlemeyi günümüz ezilen sınıflarına kinaye olarak yaratmış gibi.

Çorap söküğü
Çorapların çoğu eskisi gibi el örgüsü değil. Eskiden el örgüsü bir çorabı, bir ucundan tutarak sökmek annemi kızdırsa da benim için çocuksu bir eğlenceydi. Ama insanın ve toplumun gerçeklikle bağının kopmuşluğuna müdahale edebilmek, bu gerçekliğin kuruluş biçimini açıklayabilmek hipnoyu ortadan kaldırmak, sonra Morpheus'u etkisiz kılıp, sembolünü alaşağı etmekle mümkün.

Her ne kadar instrumentum vocale kendi ördüğü çoraba yabancılaşmışsa da onu sökmenin zevkine eninde sonunda ulaşacaktır. Burada belki de çok başlara dönerek Komünist Manifesto'nun 1883'teki Almaca baskısına Engels'in yazdığı önsözde Marks'a ait olan, ''…tüm tarihin bir sınıf savaşımları tarihi, sömürülen ile sömüren arasındaki toplumsal gelişmenin çeşitli aşamalarında egemen olunan ile egemen sınıflar arasındaki savaşımların tarihi'' olduğu …bu savaşımın sömürülen ve ezilen proletaryanın, aynı zamanda toplumun tümünü sömürüden ve sınıf savaşımlarından sonsuza dek kurtarmaksızın, onu sömüren ve ezen burjuvaziden kendisini artık kurtaramayacağı düşüncesi…paragrafına dikkatle bakalım. Hypnos'un uyutmalarına, Morpheus'un yalancı dünyasına rağmen.

Gerçek bütün azametiyle ayaktadır! Uyananı çorap sökmeye bekleriz!


saldiri

Burjuvazi nereden saldırır?

Juppie Sütlaaç… Bir Holywood filminde olduğunuzu zannetmeyin. Son dönemlerde gerçek yaşamı esir alan bir Türk televizyon dizisinin repliği bu…Bütün bir toplumun sahte bir dünyanın ya da dünyaların esiri haline getirildiği, her şeyin virtüel ve ters yüz halde olduğu bir dünya bu… Bu dünyada burjuva kapitalistlerin mahir ideologlarının binbir türlü marifetlerini, ideolojik 'ali cengiz' oyunlarını görüyoruz, haftanın her günü, günün her saati! Öyle bir maharet sergiliyor ki bu çoğu eski solcu yönetmen, senarist, yapımcı, oyuncu tayfası… En sinsi yılana, en kurnaz çakala şapka çıkartır. Proleterin gecekondu yaşamı çok normaldir, doğal olan budur. İnsancıl sosyete üyeleri de vardır. Mafya babaları, uyuşturucu mafyası… Hep olağan yaşam içinde normal olgulardır. Herkes konumunun bilincinde olmalıdır! Bu yaşamda bir işçi kızının- oğlunun sevdiği bir müzik CD'sini alamadığı için hırsızlık yapması ya da zenginlere özenen proleterler…ne ararsanız var! Hatta ülkesinin aydınlığı için mücadele etmiş aydınlık savaşçılarına, meydanın boşluğunda, mizah adı altında saldırılar, örnek vatandaş, örnek erkek, örnek baba, örnek kız-erkek çocuk kimlikleri paketler halinde topluma yedirilmekte… Peki bunların biz bilincindeyiz de, asıl bilincinde olması gereken kitlelerin durumu nedir?

Özel olarak incelenmeye muhtaç bir durum bu. Sınıf atlamak, çıkış yolunu ''başkasının omuzlarında yükselmekte'', ''köşe dönmekte'' aramak tabi ki bataklıkta, pislikte eşinmeye benziyor. İşte propaganda ya da sahte cennet tüccarlarının hedeflerine ulaşmak için girmedikleri kılık, yapmadıkları hokkabazlık yok.

Propaganda
Bu propaganda çömezlerinin çok ilginç bir ustası var aslında. Adı Joseph Goebbels… 1897 yılında doğan bu adam çocukluğunda geçirdiği bir hastalık dolayısı ile topaldır. Yazar olmak isteyen Goebels'in yazıları birçok Yahudi yayınevince yetersiz bulunarak reddedilmiştir. Kimbilir bilinçaltındaki gizli nefretin kaynaklarından biridir belki de bu? Bize ülkemizdeki eski kulağı kesiklerin gizli nefretini bir an hatırlattı bu durum!

Göbels NSDAP (Nazi Partisi) kademelerinde yükselip, 1930 yılında propaganda şefi oldu. İlk işi Hitler için bir seçim kampanyası idi! Ne ilginçtir ki bu adamın eşi olarak seçtiği kadının (Magda Behrendt) gençliğinde Siyonizm ve Budizm ile çok yakından ilgilendiği hatta öğrencilik yıllarında göğsünde bir Davut Yıldızı (Yahudi Yıldızı) taşıdığı bilinmektedir.

Göbels, koca bir toplumu (KİTLELERİ) nasıl etkilemesi gerektiği yolunda çok kafa yorup, halk arasında Göbels'in Çenesi diye tanımlanan Halk Radyoları'nı (Volksempfangers) çok ucuz fiyatla piyasaya çıkartmış ve propagandasının temel taşlarından biri haline getirmişti. Kitleleri manüpüle etmenin bir diğer yolu olarak film-sinema sektörüne el atan Göbels, çocukların eğitim kitaplarından, derslerde okutulacak konulara kadar el atmış, toplumu bugün bile etkisini üzerinden atamadığı korkunç bir duruma sokmuştur.

Bu durum, 1940 yılındaki bir ders kitabındaki soruları örnek verirsek sanırız daha anlaşılır olacaktır. Soru: ''Kutsal görevi Varşova Yahudi Merkezi'ni bombalamak üzere havalanan bir bombalama uçağı 12 düzine, herbiri 10 kiloluk bomba taşıyor. Ayrıca da 100 kilo yakıt alıyor. Tüm ağırlığı 8 tondur. Görevinden başarı ile döndüğünde 150 kilo fazlalığı vardır. Uçak boşken ağırlığı nedir?'' Ya da soru: ''Bir zihinsel özürlünün devlete günlük maaliyeti 4 marktır. Yurdumuzda bunlardan (zihinsel özürlü) 300 bin kadar vardır. Bunların bakımına ne kadar masraf yapılmakta ve harcanan meblağ ile 1000 marklık evlilik teşvik primlerinden 1 yılda kaç tane verilebilir? ''

Göbels'in savaş ve faşizm propagandası sadece radyo-film-eğitimle (ders kitapları, yakılan 1 milyon ve aralarında Marx-Freud-Brecht'in de bulunduğu 3 bin kitap) sınırlı değildir. Gündelik hayatta kullanılan çatal-kaşık-bıçak-tabak-oyuncaklar-kabartmalar…Oyuncak firmalarının üreteceği oyuncak askerler bile belirlenmişti. Yurtseverlik propagandası, askeri üstünlük propagandası yanı sıra savaşın kanlı yüzünün gösterilmemesi toptan savaşın içine sokulmuş bir toplumun panoramasıydı. Ayrıca haftalık Haftaya Bakış propaganda programları ülkemizdeki Ulusa Sesleniş programlarına nasıl da benziyor!''

Göbels'in kendi ağzından: ''Propagandanın özü insanların çok ciddi, çok canlı bir biçimde ve en sonunda asla kaçamayacakları bir biçimde bir düşünce için hazırlanmasıdır.'' ''Hiçbir kız ve erkek öğrenci okulu'' saf kan kalmanın anlamını'' ve gerekliliğini öğrenmeden bitiremez.'' Göbels'in bütün bunları yaparken gizli polis teşkilatı GESTAPO ile (Başkanı Heinrich Himmler) çalıştığını söylememize gerek yok sanırız!

Biz gelelim Türkiye'deki çömezlerinin de bilinçli-bilinçsiz örnek aldıkları film sanayine… Göbels film sanayine öyle konsantre olmuştu ki Universum Film AG Almanya'da halen varlığını sürdüren UFA'yı devletleştirmiş, bu arada ülkenin en önemli sanatçılarını da baskı altına almıştı. Tabii 1500'ün üzerinde sanatçı ülkeyi terketti.

Türkiye bazında sanki bir filmin yıllara yayılmış ağır çekimini izliyor gibiyiz! 1933'den 1945'e kadar 1150 sinema filmi çekilmiş ve bunların %75'i eğlencelik diye nitelendirilebilecek türdendi! Hele de 1944 yılında ülkenin bütün endüstrisi çökmüşken film endüstrisi kapitalist deyimle ''boom''lamış, en yüksek üretim seviyesine gelmişti. Bu filmlerde ''kadere boyun eğme'', ''acıya korkusuzca göğüs germe'', ''ideal vatandaş'', ''ideal eş, karı-koca'', ''ideal Alman'' ve ''benliğini önderine ve devletine koşulsuz teslim edebilecek vatandaş'' imgeleri bolca işlenmekteydi.

Siyaset Meydanı isimli tartışma programının TV'lerde yayınlandığı ilk yıllardaki işlevine bakalım. Sistemin çözemediği sorunlardan karnı şişen emekçilerin karınları sabahlara kadar bu programla boşaltılıyor, toplum bir nevi kusma sonrasının geçici rahatlığını yaşıyordu! Şimdi bu sahte ''siyaset meydanı'' yine gündemde ve toplumun genzine parmak sokuyor!

Günümüz
''Her Türk asker doğar!''…Genç bir kız asker abisi ile beraber 3-4 defa tekrarlıyor bu milliyetçi-faşist sloganı. Ya da, ''Bu millet için ölmeye karar verdim!'' diyen ucube bir tip… Hele Hayat Bilgisi diye bir dizi var ki ruhlara sabır! Burada her cümlesini ''son tahlilde'' diyerek bitiren ve aklı sıra kendisi ''eski solcu'' olan ve de eski solcu klişeleri ''ti''ye alan bir öğretmen, ''Büyük devrimci Che Guevera için saygı duruşunda bulunalım hocam!'' diyen öğrencilerince ''kafaya alınıyor''! Değerlerimizi akılları sıra gülünç hale getiriyorlar. Öğrencilerini sol eli hafif havada olacak şekilde selamlayan bu öğretmen bozuntusunu görseniz sizin de tansiyonunuz fırlar! Sanatın, sinemanın ve ifadenin özgürlüğü için mücadele vermiş ve bu yüzden devletin zındanlarına düşmüş insanlardan ya da dünyanın çok uzak bir köşesinde bütün insanlık için mücadele vermiş bir devrimciden utanmayan bu nankör takımı, kendi topluluğu içinde adına ''sanatçı'' dedirmeye müsade ettiği çirkefleri temizlemek yerine ''güya farkettirmeden'' devrimci değerlere saldırıyor. Milliyetçilik tırmandırılıyor!

Çömezler ustalarını savaş durumu varmışçasına temsil ediyorlar. Daha ne zamana kadar ''sırların efendileri'' ''sırlara yolculuk''larının sırrını saklayabilecekler? Ekranlarında bir tek bilimsel-belgesel program yayınlamayan, yayınladıkları da sırlar-mistisizm ucubeleri ile dolan bu propagandistler sizce kime çalışıyor? Bütün bir toplumun düşün dünyasına, sanat ve kültür, anlayışına egemen olan görsel medya insanın algısının %80'inden fazlasının görsel olmasını çok etkin kullanıyor.

Lenin'in propaganda tarifine bir bakalım; ''…gelecek toplumsal yapının ya da onun bir bölümünün devrimci bir yolla (biçimde) aydınlatılması…'' Peki bizim Göbels çömezleri ne yapmakta? Yoksa gelecek vizyonları sırlarla, mistisizm, mafia, sevimli askerler, hayatından memnun burjuva köleleri, iyi efendiler, okumayan öğrenciler, …vs. vs. ile mi ifade buluyor dizilerin sahte cennetinde!

Toplumsal ve bireysel çözülme
Bireysel çözülme asıl olarak yabancılaşmadır. Yabancılaşmanın başlangıcı bireyin öz kimliğinden hem sosyal, hem de sınıfsal olarak uzaklaşmasıdır.

Bütün bir toplumu bir avuç burjuva ve onun saray soytarılığını yapan ''sanatçı'' lakaplı sönen yıldızlarının geceleri-gündüzleri ne yaptıkları, ne yiyip ne içtikleri, kimle buluşup ne konuştukları gibi hatta çoğu zaman işçi sınıfını aşağılayan prog ramlar ile meşgul eden burjuva programları o sınıfın çocuklarına seyrettirip, bir de beyinlere ''krallar gibi yaşamak, şöhret olma'' ucubelerini kazımakta! Tam da bu noktada bütün duyarlı bireylerin yarattıkları 'ANTİPROPOGANDA CEPHELERİ' ile bu düşünsel savaşa yanıt vermelerinin zamanı geldi geçiyor!



beyin firtinalari

Devrimci beyin fırtınaları

Eşek arıları çıkacak larvalarına canlı besin teşkil etsin diye bir örümcek türünü sadece felç edecek kadar zehirler. Çıkan larvalar henüz yaşamakta olan örümceği canlı canlı tüketmeye başlarlar. Kapitalist düşünüş biçiminin hedeflediği insan bu üçlemde gizli! Ya bizim "hedeflediğimiz insan" nasıldır? Nelerin farkındadır? Neyi tanımalı, neleri açıklayabilmelidir?

Kapitalizm çağı
Bir gün insanoğlu, tarihi belgelerinde komünizm ya da "evrensel özgürlük çağı" (isteyen kendi düşlemine göre istediği adı verebilir) öncesi yaşanan "Kapitalizm Çağı"nı anlatacak. Orada nelerin anlatılabileceğini az çok düşleyebiliyorum. Savaş, kendi krizleri için ocağa odun atar gibi, ulusları, emekçileri birbirine boğazlatan, soyan, sürü haline getiren bir "tımarhane". Evet bence bu çağa tımarhane çağı denilecek. Bu kadar çok sorunun yaşandığı, sömürücü düzeni yaşatmak için bu kadar kurban verildiği bir çağ olmamıştır insanlık tarihinde. Komplolar, halkları birbirine boğazlatma, açlık, baskı, eziyet ve binlerce benzeri...

Peki sizce kapitalizm asıl nereye vuruyor? Yoksa körpe bedenleri ve zihinleri kendisi için birer uşak, robot haline mi getiriyor? Korku jeneratörleri çalışınca zihinlerimiz nerelere kaçışıyor, sığınıyor? Sadece yaşama savaşı ve biyolojik varolma mücadelesinin basit birer rakamı mıyız? Kişilikler, sonsuz ihtiyaçlarr yok olup tek tip bir kalıba mı giriyor. Politik ilgimiz yine kapitalist çağın medyasının bize sundukları ile mi sınırlı? Manipüle oluyor muyuz?.. Kapitalizm insana, onun ruhuna ve toplumlara ne yapar? Bireyi kendisinin merkez olduğu bir dünyaya hapsedip bencilliğin felsefesini, bireyciliğin abc'sini mi yazar! Varolmak, kapitalizmde, herkesin bir aşağıdakinin sırtına basarak yükselmeye çalıştığı ama büyüyen çoğunluğunda daha aşağıya kaydığı, oyunda bir rol kapmak demek mi? Nice sorular, soru içinde yanıt ve yine muhasebeler!

Bence bu soruların yanıtlarını bulup kapitalizmin yeni bir "anatomi atlasını" yapmalıyız.

Tanımlamamız gerekenler en basit bildiklerimiz bile olsa ele almalıyız. Emek, artıdeğer, baskı, yabancılaşma… Bilmek, harekete geçirmek, devinime yol bulmak içindir, ruhu ve bireyin egosunu doyuran entelektüel sohbetlerin çerezi olsun diye değil; öyleyse bilmemiz gerekeni doğru bilelim ve bilmemiz için gereken emeği sarfedelim.

İnsanlık tarihinin gelişimi hangi aşamada olursa olsun "kolektif emeğin" yoğun ağırlığı ile örülüdür. İlkel komünal toplumda yaşadığını hayal edecek ya da Firavun'un köleci toplumunda piramit yapan kölelerden biri olduğunu düşleyecek… Belki de sosyalist bir topluma yolculuğunda kendi kütlesinin hangi ağırlığı, sanatı, kültürü, emeği, kısacası neyi taşıyacağının bilinci ile dolu, belki yüz, belki bin yıl sonrasının toplumunu hayal edecek serüvencilerini kucaklamalıyız.

İçimizden çıkacak yeni dünyanın mimarları kendi stillerini belirleyecekler. Bütün devrimler; hayallerini dünyalar haline getirmiş, serüvencilikleri billimselcilikleri ile birleşmiş enerjik insan kollektiflerinin eseridir.

Peki ne yapmalıyız? Gündelik sorunlarla sürekli uğraşan beyinlerimiz en büyük yardımcılarımızdır. Her şeyi yeniden keşfetme zorluğuna, düşle gerçeği birleştirme gayretine, amacımızı rüyalarımıza, rüyamızı gerçeğe taşıma zahmetine katlanalım!

Devrimci 'Think-tank'lerimizi (Think-Tank: Düşünme ve üretme birimleri) kuralım. Keşfe başlamanın zamanıdır. Kendimizi keşfetmeye başlamalıyız. Küçücük detayları bile en ciddi şekilde yeniden ele almalı, sorgulamalıyız. Bilgilerimizi saklandıkları karanlıklardan çıkarıp ortaklaşacılığın aydınlık sofrasında kullanıma sunmalı, onarmalı, değiştirmeli, paylaşmalıyız. Zor mu? Kılavuz, etik anlayışımız, tarihimiz, bilimsel kültürümüz, başvuru kaynaklarımız...

İki arkadaşın bir araya gelip bir odada, ya da herhangi bir mekanda zihinlerinde fırtınalar koparması, sonra da bunları somutlaştırması zor mudur? Deneyelim; yürüdüğümüz yolun araçlarını değiştirebilir, geliştirebilir, onarabilir, güçlendirebiliriz, kendimiz gibi… Tarih bazen izleri sürmektir!

Tarihin neresinde durduğunu bilen nereye bakacağını da bilir.Yaratıcı/üretici okuyor muyuz, sistemimiz var mı? Bir yolculuktayız ve dünyayı istiyoruz. İstediğimiz şey bize göre büyük ama ya evrene göre? Arkeologlar yaptıkları kazıları ve kazı yaptıkları bölgelerdeki insanları, yaşam biçimlerini, neyin ne için kullanıldığını değerlendirirken, hayal güçleri ile birlikte insanın ihtiyaçları, bölge koşulları ve çevre şartlarını gözönüne alırlar. İlerde yaşanacak veya yaşanması istenen toplum için hayallerimiz var mı? Yoksa sadece bir oportünist şartlar tahlili ve gündelik bilinç üzerinden mi yürüyoruz?

"Bireyin yokoluşu"
"Kapitalizm çağının en önemli özelliklerinden biri" diyecek tarihçi, "bireyciliğin had safhada olmasına rağmen bireyin yok oluşu ve yerini, yaptıkları birbirine benzeyen, giyim kuşamlarından üretim ve tüketimlerine kadar pazarı besleyen sürülerin almasıdır". Sonra belki şöyle devam edecek: "Bu sürüler vetri kabında bakteri üretilmesi gibi, sistemin yine kendini ürettiği birer kültür potası olmuştur."

"Bütün dinamikleri çok derinde yatan ama kolayca çözümlenebilecek kadar basit olan bu uyuşturucu düzen, bir taraftan gezegenlere ulaşabilecek teknolojik altyapısı olan öte yandan bir damla su bulmanın mümkün olmadığı ya da insanın dünyasını 10 kere yok edebilecek silahlanma yarışına girdiği korkunç ikircikli bir toplum"dan bahsedecek tarihçimiz. Peki biz bu tarihin neresindeyiz?

Albert Camus, "Dünyadaki kötülük hemen hemen hep bilmemekten kaynaklanır, iyiyi arzu etme de eğer aydınlanmamışsa, 'kötüyü istemek' kadar zarar verebilir" der. Sosyalizmin insanın toplumsal varoluşunu toplumsal üretim ilişkileri temeline oturtması ve bunu aslında bir yaşam ve hareket kılavuzu olan politika ve ideoloji ile karşılıklı etkileşim içinde ele alması, karşımıza yeni bir soruyu çıkarıyor. Bizim "bilgimiz" ve "kılavuzumuz" nedir? İnsanlık tarihi aslında başlıca bilgi kaynağımız; ama onu açıklayan Marksizmin bilimsel ve felsefi yelpazesi kılavuzumuzdur diyebilmeliyiz.

Haritasız, pusulasız, sadece sezgilere dayanarak belki bir noktaya kadar geliriz. Ya sonra? İnsan tanıma, toplumu ve onun dinamiklerini bilimsel olarak kavrama ve anlama bir "düşünüş yöntembilgisi"ni zorunlu kılar. Cevabımız bu düşünüş biçiminde gizli. Bu düşünüş biçimini diyalektik olarak da bilmek mümkün: "Kapitalizm iyi diyorsa değildir!" Ama bu çok basit ve yanılgılara götürücü bir vargı! İnsanoğlu binlerce yıldır değilleme yapar. Bilim ve felsefe, doğanın, toplumun ve düşüncenin gelişme yasalarını ele alır. Lenin, "Doğa bilimleri öyle hızlı gelişiyor, devrimci altüst oluşlar yaşıyor ki felsefi çıkarsamalardan vazgeçmenin imkanı yoktur" diyor.

Savunduğumuz yaşam biçimi bir tarih kuramı temelinde kurulmuştur. Bu tarih kuramı sadece düz evrimci değil aynı zamanda çelişki içinde ve çelişki yolu ile yani diyalektik olarak zikzaklar, gerileme ve sıçramalarla gerçekleşen ilerlemenin de açıklanmasını içerir. Kapitalist üretim tarzı, yaşam tarzı ve varoluşu ile tarihin sonu değildir. Toplumun ve insanın etiğini, üretim ilişkileri, sınıf mücadelesi ve bu temeldeki daha başka birçok faktör belirler. Kısacası henüz üretim ilişkileri ortada olmayan bir yaşam etiğini pratikte yaratmanın zorluğu ile karşı karşıyayız!

Varolan gerçekliğe karşı kendi gelecek gerçekliğimizin savunulması ve yaşatılması gibi insanın sınırlarını zorlayan bir misyonumuz var. O, dayatılan sanal gerçekliğe, varoluşu "tarihin diyalektik ilerlemesinden" kaynaklanan bilimsel realitemizle cevaplar yetiştirmemiz gerekiyor. Hem de her alanda; "sanatta", "politikada", "aşkta", "cinsellikte", insana dair her ne varsa hepsinde… Kendi etiğimiz ve tarzımız pratik yaşam ve mücadelede temellendikçe havada asılı duran "idea" yerli yerine oturacaktır. Bunun tam tersi de doğrudur. Ama bize ait değerlerin oluşturulup, yaşatılıp, tartışılıp geliştirilmesi için mutlaka toplumsal gerçekliğin sonuna kadar olgunlaşma zorunluluğu yoktur. Önerimiz, önerilerden kaçmayan düşünsel cesaret sergileyen bireylerin elele vermesidir. Bunun için bize ait değerler ve bilimimiz temelinde "düşün grupları" oluşturulmalıdır. Think-tank diye nitelendirebileceğimiz bu çekirdekler, bir sosyal kavrayışın ilk fırtınaları ya da düşünsel bir ilerlemenin indüksiyon bobinleri olabilir.

Devrimci beyin fırtınaları - II

Termitler koloniler halinde yaşayan ve çok örgütlü bir karınca türüdür. Yılın belli aylarında düşmanı olan başka bir türün yuvalarına çok ince planlanmış bir saldırı düzenlerler. Saldırı düzenledikleri karınca türünün sadece larvalarını alıp kaçırırlar. Buraya kadar her şey normal! İlginç olanı daha sonrası! Larvalar termitlerin kale gibi yuvalarında erişkinliğe hazırlanırlar. Fermonlar(1) aracılığı ile kendi türüne yabancılaştırılıp yine kendi türüne karşı asker olarak kullanmak üzere yetiştirilirler. Belki de ilk saldırılarında kendi kardeşlerini kaçırmak üzere…

Materyalizm, toplumsal bilinci toplumsal varlığın sonucu olarak açıklar. Teknolojiyi açıklarken Marx (Kapital 1. cilt) "İnsanın doğayı ele alış biçimini, yaşamını sürdürmek için başvurduğu üretim sürecini açıklayarak, toplumsal ilişkilerin oluşum biçimini ve bu ilişkilerinden doğan kavramları ve düşünce biçimlerini ortaya koyar" der.

Toplumun varolan ilişkilerinin üretim süreçleri ile bağını virtüel ve gerçek anlamda koparan, koparmak için her yolu sınıfı adına kullanan egemenlerin davranış biçimleri nelerdir?

Marx'a göre diyalektik "dış dünya için olduğu kadar insan düşüncesi için de hareketin genel yasalarının… bilimi"dir. Buna göre insan ve toplum düşüncesinin diyalektik yasalardan kaynaklı akış biçimine, egemen sınıfların bilinçli müdahalesinin farkında olmamız ve yabancılaştırma işlemine karşı içsel bir bakış geliştirmemiz gerekmektedir.

Çünkü ayrım yapılmaksızın bütün düşünceler ve onlara bağlı süreçler "maddi üretim güçleri temeli"nde ortaya çıkar. Toplumlar kendi tarihlerini yaparken bu iş eylem yığınlarının davranış biçimlerinin oturduğu paradigmalar aracılığı ile de belirlenir. Yani düşünüş biçimi her ne kadar üretim koşullarının bir sonucu ise de bu biçimlerin "Egemenler Prizması"ndan geçerek eğilip büküldüğü ve doğal süreçlerin engellendiği ve baskılandığı açıktır. Bu baskılanma işleminde egemenlerin düşünüş tarzları, kullandıkları araçlar ve bu araçların etki biçimleri üzerinde derin düşünceler oluşturmamız gerekmektedir. Bu sürecin tanımlanması aynı zamanda da "Prizmadan Tayflara Açılmış Işığın" ana rengine dönmesi için neler yapılabileceğine bir pencere açabilir. "Her sınıf savaşımı politik bir savaşımdır."Bu politik varoluşun tabii ki iki cephesi olacaktır. Hangi cepheden nasıl bir bilinçle bakılması gerektiği, kime karşı nasıl ve hangi araçlarla bir mücadele vereceğinin bilinci devrimci için 'sine qua non' (olmazsa olmaz) şarttır.

Sistemin feromonları nelerdir? Bizi kendimize yabancılaştıran, algı merkezlerimizi kuşatan bu saldırıların bilince çıkarılabilmesi için hangi kişisel/kolektif çabalar gereklidir?

Önermeyi Gerçek Kılmak!
Kendi gerçekliğimizin savunulması ve yaşatılması sadece felsefi ve gelişigüzel söylenmiş bir önerme değildir. Kendimizi sürekli kuşatılmışlık, hapsedilmişlik ve benzeri paronayaların içine sokmamıza gerek yok! Kendine güvenmenin devrimci tarzını yaratabilecek birikimimiz var ve bütün bu pozitif noktaları varolmamızın etiği ile birleştirdiğimizde "kapitalist kavrayış tarzı"na karşı doğal bir açı ve zorlamaya bile gerek olmadan, kasılmadan, çok önemli ileri bir savunma hattını yakalamış olacağız!

Nasıl Yapacağız?
Bu soru belki de bilimsel yaklaşımımızın yani Marksist Ekonomi Politiğin ve Tarihsel Materyalizmin cevabı sürekli değişecek ve yenilenecek olan "en yaratıcı sorusu"dur! Bu sorunun saldırının sıklığı oranınca sorulması birinci cevaptır…

"Tarihin Materyalist Yorumu sadece bir tarih kuramı değil, aynı zamanda kendi düşünce ve eyleminin tarihselliğinin bir öz bilgisidir."

Bu noktada insan eyleminin "yani bizim, herhangi birimizin ya da toplumun veya sınıfın" tarihi nasıl yarattığı veya değiştirdiği bize cevap olacaktır.

Düşman Nasıl çalışıyor?
FBI'a bağlı bir böcekbilimi laboratuvarı olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Bizi de ilgilendirmez görünür ama ayrıntıya inildiğinde, sistemin savunmasını nasıl ayrıntılar üzerine kurduğunu kavrarız; karşı tarafın kavrayışı bizim gücümüz haline gelebilir.

Sistemin çeşitli saldırı mekanizmalarının bir prizma gibi düşüncemizi kırmasını engellemenin en iyi yolu, anlayışımızın pratikte yaşatılması hatta prizma örneğinin tersinin denenmesidir!

Kendi eylemimizin öz bilincini yaşama geçirmeliyiz. Bu yaşama geçirme işlemi sürekli vurguladığımız düşün fırtınalarına hatta kasırgalarına ihtiyaç duymaktadır! Sadece "Ne yapabilirim?" sorusunu sormak bile bir başlangıçtır. Kapitalistlerin bizim örgütlenme anlayışımızı çalarak verimli biçimde tekellerinde kullandıklarını bilmiyor muyuz?

Üzerinde bütün pratiğimizi sergileyecek uçsuz bucaksız zenginliğimiz şu an için yalnızca beynimiz ve yarattığımız bazı alanlar gibi görünüyor. Kendi yaşamak istediğimiz dünya için de mücadele ettiğimizi bilince çıkarmalıyız. Nasıl bir dünyada yaşamak istediğimiz sorusunun yanıtı mücadelenin boyutlarını ortaya koyacaktır. Belki bir süre de bu böyle kalacak ama sadece bir süre!..

"Maddi yaşamın üretim tarzı genel olarak toplumsal, politik ve entellektüel yaşam sürecini nedenselleştirir. İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değil, tam tersine onların bilincini belirleyen toplumsal varlıklarıdır." (Karl Marx'ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı Önsöz)
Burada bir soruya yanıt alıyoruz; toplumsal varlığımızın belirlediği bilincimiz. Gerçekliğe ulaşmak meta fetişizminin egemen olduğu burjuva toplumun bir bütün olarak kendi bilincine ulaşmasıyla olası ise bu sadece proletarya tarafından gerçekleştirilebilir.

Bir bilinç inspeksiyonuna(2) ihtiyaç duyabiliriz. Bunu derhal gerçekleştirelim.

Öneriler:
1-Tarihten bir konu/madde seçip bunu bir arkadaşımız/yoldaşımızla okuyalım sonra da toplulukların hareket amaçlarını Tarihsel Materyalizme uygun olarak yorumlayalım. Örneğin, tsunami sonrası toplumsal davranış biçimi hangi etmenlerden etkilenmiştir?

2- Bir yazar/sanatçıyı (ressam, müzisyen vb.) yaşamı, ürünleri ile ele alıp onunla empati(3) kurmaya çalışalım, onu kavrayabiliyor muyuz? Yaşadığı bir sorun (parasal/psikolojik vs.) var mı? Nasıl hissetmiştir, neden öyle hissetmiştir vs. vs.

3- Bir haberi (gazete/tv) ele alıp sebep ve sonuçlarını ya da ele alış tarzını irdeleyelim. Niçin? Nasıl?


1- Feromonlar: Hayvan ve insanın çeşitli iletişim alanlarında kullandığı çeşitli hormon ve kimyasal koku salgıları.

2- İnspeksiyon: Denetleme.

3- Empati: Kendini karşındakinin yerine koymak/koyabilmek.



sistemleşen insan

Sistemleşen İnsan

'' doğanın dengesini bozduk'' diye yazmış bir okur.Kollektif sosyal bilince işaret eden, aynı ölçüde de sistemin sunduğu kimliği tamamen içselleştirmiş bir bireyin çoğul eyleme işaret eden belirlemesi bu.

21.yüzyılın insanının kendini varolan işleyişle bu kadar özdeşleştirmesi sadece sistemin yarattığı dünya resminin kabulü anlamına gelmiyor aynı zamanda da her bireyin kendini bir küçük sistemmiş gibi algılaması demek oluyor!Kollektif kimlik yeni boyutlar kazanıyor.Sistemin temel işleyişinden doğrudan haberi olma şansı olmamasına rağmen birey ve topluluk onun işleyişinin bir parçası olduğu yanılsaması ile süreklileşen bir kölelik durumuna içsel onay veriyor.

Ezen ezilen ilişkisinde ezilen taraf kendi resmini ya da yansımasını gerçekte olduğu gibi algılayamıyor.Ezenlerin artık kazananın kendileri olduğu bilincini yaymaları ve bunun kabul görmesi çok uzun zaman almadı.Tabii ki bu bilinç kaymasını ya da fotoğraf hilesini fark eden ya da zaten bilenler var ve her zaman da olmuşturlar.Ancak sorun toplumsal muhalefetin üzerine kurulacagı temel dayanak noktasının artık ne olduğuna karar vermek ve belirlemeleri bu yönde yapmaktır.

Bu güne kadar ezilenlerin safından yapılan belirlemelere yine ezilenlerin kendileri yabancılaşmış ve birçok belirleme gerçek hedefine ulaşmadan teori strateji ve bürokratik yapılara kurban olmuştur.

Yeni Anlayış

Bugüne kadar yapılmış olan tüm belirlemelerin, hatta temel bilgilerimizin ve belki de tüm insanlık tarihinin yeniden ele alınıp sorgulanması,değerlendirilmesi gerekmektedir.Temel kavramların, temel çelişkilerin koşulların yeniden ele alınıp sorgulanmaları bunun için kurumlar oluşturulması gerekmektedir.Sistemin verili bilgilerine dayalı eğitimin ve manipülasyonun belirlediği bilgi ve düşünüş biçimleri sorgulanmalı elde edilen bilinç topluluklara temelden ve merkezden yani hayatlarının temelinden aktarılmalı ve algı kapıları zorlanmalıdır.Algı kapılarının zorlandığı zorlanmaya ihtiyaç duyduğu kesim sadece bilinci çarpıtılmış ve belirli sınırlara oturtulmuş topluluklar sınıflar değil aynı zamanda da bu topluluklara öncülük ederek başka türlü bir yaşamın da mümkün olduğunu anlatmaya çalışan devrim taraftarlarıdır da.Nasıl bir devrim sorusu artık bazı gülünç aşamaları geride bırakacak kadar ilginç bir noktaya ulaşmıştır.

Devlet,Sınıf,İktidar,Uygarlık

Devlet mekanizmasının binyıllardır ezenlerin baskı aygıtlarını da kullanarak varolan bir sömürü organizasyonu olduğunun tespiti tek başına yetersiz ve kısır kalmaya mahkumdur.Bireyin, yaşadığı koşulların kölesi olduğu, onları belirleyemediği gibi belirlenmiş durumları yaşamak zorunluluğunun olduğu klasıik söylemlerin de dışına çıkılarak açıklanmalı ve bireyde içkinleşen binlerce yılın canavarı devlet kavrayışı yıkılmalı alternatif olarak da yerine ne konulacağı belirlenmelidir.Her bireyin bilincinde şöyle ya da böyle devlet ucubesi içselleşmiş bir biçimde varlığını süreklileştirmektedir.Bu içselleşmiş mekanizmanın bir şekilde kırılması için stratejiler geliştirilmelidir.Sınıf anlayışına yeni tahliller ve belirlemelerle canlılık dinamizm katılmalıdır.İktidarın biçimleri üzerine tahliller zenginleşmeli,devlet iktidar,birey iktidar,örgüt birey devlet iktidar ilişkilerine temelden ve insanoğlunun yarattığı uygarlığın temel varoluş biçimleri de ele alınarak bir bakış geliştirilmelidir.İnsanın evrimi evrimsel mekanizmalar toplumsal dinamiklerin evrimsel dinamiklerle ilişkileri,bunun uygarlığımızı belirleyen yönleri titizlikle açımlanmalı ve ele alınmalıdır.

yeni kar

YENİ KARDA KANATLAR

Eski kar kurtlanırmış ,babam anlatırdı...pek canlandıramazdım zihnimde...zaten ilk defa kar gördüğümde,daha doğrusu karın yağışını gördüğümde kendimi bir rüya ülkesinde sanmıştım..Sanki o karın yağması ile herşey bambaşka olacakmış gibi gelmiş gerçek dünya ile ilişkim kar yağdığı sürece neredeyse sıfıra inmişti.Gökten ağır ağır düşen kaz tüylerini andırıyordu yağarken ilk karım...Sonra onu bir daha öyle yağarken görmedim...ağır ağır yere düşen kaz tüyleri yerini acı bir ısırıkla çarpan, üşüten sıska ,tombul, soğuk şeylere bıraktı...Bu bembeyaz zebani ,zamanın önünden bakıldığında canavar ,arkasından bakıldığında ise umut saçan ,doğurgan bir kız gibiymiş... Canavar kısmına televizyonlarda izlediğim tıkanan kapanan yollar geçitler vesaire,umutlu kısmıyla ise üzerine güneşin doğması ile tanıştım.Sonra Japonyada japon müziği eşliğinde bir kar yağışının ,davul zurnaların ritimleri ile yağan üzgün ve de mahçup kardan daha karizmatik olduğu ve bilmem ne gibi düşüncelere bile saplandım,hayatında bir kere kaz tüyü kar yağması gören birinin buna ne kadar hakkı varsa işte..

Bir öykü ile tanıştırıldım bugün,bir güvercinin kanatlarını çalarak onu kendine bağlayan aşığın kanatları iade ettiğindeki yalnız kalışından dem vuran ve beni de bu vuruşlarla yaralayan..

Yine bu babam genetik özellikleri kadar güzel yaşamı ile de bilincime tos vuran babam var ya,bir gün kanadı kırık bir kumru bulmuş yol kenarında ,getirmiş eve..Annemin dırdır ve tehditlerine ,parmağımızı yaklaştırdığında---hap diyerek bizi korkuttuğu bıyıklarının altından sakince gülümseyerek verdiği daha doğrusu vermediği cevap ile hayvanı önce bir yıkadı ılık su ile..Sonra kibrit çöplerinden ve hamurdan oluşan terkibi ile bana o zamanlar sihirli gibi gelen tedavi malzemesi ve hayvanın birkaç gün bizde konakladıktan sonra iyileşip uçup gitmesi...Kanatlarla da ilk tanışıklığım böyle çocukluk anılarına sıkışmış,çok sıkışmayınca açığa çıkmayan bir yedek başvuru deposunda...

Yıllar sonra İzmirden Mersine dönerken otobüsün yavaş yavaş ilerleyebildiği karlı virajlarda soğuktan uçamayan bıldırcınlardan oluşan hareketli bir halı!Ağaçların altında belki binlerce uçamayan kuş...Kar ve kanatlar...Anılarıma böyle asılı kalmışlar...

Sonra kendi kanatlarımı fark ettiğim an...Ne yazık ki bu mutlu ve uhrevi an bir siyasi şube hücresinde gerçekleşmişti...Uçamamanın ne demek olduğunu anladığımda kanatlarım olduğunu da anlamıştım!Sonra onlara özenle baktım...el sürülmemesi için gösterdiğim çaba bir zaman sonra hangi sarhoşluktan bilinmez onları gönüllü olarak başkalarına sunmamla ihanete uğradı..ihanetlerin en acısına..kendi kendine yapılan ihanete!

Sonra başkalarının da kanatları olması gerektiği gerçeği kendini dayattı.Aramızdaki ilişkilerde hep birbirimizin kanatlarına yöneldiğimiz, onlara sahip olmaya ,en azından çırpılışlarını ,hızını, ritmini belilemeye çalıştığımızı ve de sahip olmanın bir yolunun hem de en tehlikeli yolunun bu olduğunu yaşadım! Ben de kanat çaldım!Sonra kanatlarını bulan kanatlarının işlevini yerine getirdi...

ben seni uçarken de seviyorum...


29.08.2006